Van’ın en büyük sorunlarının başında gelen işsizlik sorunu iki Vanlı gencin daha hayatına mal oldu… İş umuduyla batıya göçen gençlerin ardından ölüm haberlerinin peş peşe gelmesi kentin kaderi olurken kent bu ölümlerle bir kez daha yasa boğdu. Yaz aylarının başlamasıyla birlikte geçim sıkıntısı yaşayan yüzlerce genç, iş bulabilmek için başka illere göç etmeye devam ederken kentin acı gerçeği bir kez daha kentini hatırlattı. Ciddi bir genç nüfusa sahip kentte, nüfusun önemli bir kısmı ise inşaat sektöründe ağır ve riskli koşullarda çalışmak zorunda kalmaya devam ederken Van’da gençlerini kurban veren illerden biri olurken gençler iş umuduyla batıya yoğun bir göç vermeyi sürdürüyor. Van’ın en büyük sorunlarından biri olan işsizlik, daha önce birçok gencin hayatını kaybetmesine neden olurken yakın sürede iki Vanlı gencin daha hayatına mal oldu. Son dönemde art arda yaşanan işçi ölümleri, kentte yıllardır derinleşen işsizlik sorununu ve denetimsiz çalışma koşullarını yeniden gündeme taşıdı. İşin uzmanları ise bir kez daha tedbirsizlik, denetim ve işsizliğe dem vurdu.
YİNE İŞ KAZASI YİNE YİTİRİLEN VANLI GENÇLER…
Van, kısa süre içinde iki gencini iş kazalarına kurban verdi. Biri Antalya’da, diğeri Kocaeli’de meydana gelen ayrı iş kazalarında iki Vanlı genç işçi hayatını kaybetti. Yaz aylarının başlamasıyla birlikte geçim sıkıntısı yaşayan yüzlerce genç, iş bulabilmek için başka illere göç ediyor. Önemli bir kısmı ise inşaat sektöründe ağır ve riskli koşullarda çalışmak zorunda kalıyor. Yeterli iş güvenliği önlemlerinin alınmaması, denetim eksikliği ve güvencesiz çalışma ortamları nedeniyle inşaatlar, birçok aile için ekmek kapısından çok acı haberlerin geldiği alanlara dönüşüyor. Konuya ilişkin Şehrivan’a konuşan İnşaat Mühendisi Şeyda Demir, “Kazayı bekleyen değil, kazayı öngören bir denetim anlayışına ihtiyacımız var.” dedi.

DEMİR: GENÇLERİMİZE GÜVENLİ VE NİTELİKLİ İSTİHDAM SAĞLANMALI
İnşaat sektöründe meydana gelen ölümlü kazaları kader veya işin doğal bir sonucu olarak görülmemesi gerektiğini özellikle vurgulamak istediğini söyleyen İnşaat Mühendisi Şeyda Demir, “İnşaat sektöründe meydana gelen ölümlü kazaları kader veya işin doğal bir sonucu olarak görmemeliyiz. Elbette inşaat sektörü yüksek riskli bir sektör. Ancak riskli olması, gerekli tedbirler alındığında ölümün kaçınılmaz olduğu anlamına gelmez. Burada Van açısından ayrıca önemli bir boyut var. Kentimizde işsizlik özellikle gençler açısından ciddi bir sorun. Yaz aylarında inşaat faaliyetlerinin artmasıyla birlikte birçok gencimiz ekmek parasını kazanmak için başka şehirlere gidiyor. Bazen de yeterli tecrübesi ve mesleki eğitimi olmadan, yalnızca gelir elde edebilmek amacıyla yüksek riskli işlerde çalışmaya başlıyor. Dolayısıyla bizim meseleyi iki yönlü ele almamız gerekiyor: Bir tarafta güvenli çalışma ortamı, diğer tarafta gençlerimize kendi şehirlerinde güvenli ve nitelikli istihdam sağlamak.” dedi.

“KAZAYI BEKLEYEN DEĞİL, KAZAYI ÖNGÖREN BİR DENETİM ANLAYIŞI ŞART”
Şantiyelerde denetimin sadece kaza olduktan sonra yapılmaması gerektiğine değinen Demir, “Şantiyeye giren her çalışanın işe başlamadan önce yalnızca teorik bir eğitimden geçirilmesi değil, yapacağı işe yönelik uygulamalı iş güvenliği eğitimi alması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle yüksekte çalışma, iskele kullanımı, elektrik, kaldırma ekipmanları ve iş makineleri gibi yüksek risk taşıyan alanlarda yetkinlik çok önemli. Bunun yanı sıra şantiyelerde denetimin sadece kaza olduktan sonra yapılmasını beklememeliyiz. Kazayı bekleyen değil, kazayı öngören bir denetim anlayışına ihtiyacımız var. Örneğin bir binada asansör boşluğu açık bırakılmışsa, korkuluk yoksa çalışan düşmeye karşı korunmuyorsa “çalışan dikkat etsin” demek yeterli değildir. Önce çalışma ortamının güvenli hale getirilmesi gerekir. Benim anlayışıma göre iş güvenliği işçinin omzuna bırakılabilecek bir sorumluluk değildir. İşverenin, teknik personelin, iş güvenliği uzmanının ve çalışanın birlikte yürüttüğü bir sistemdir.” diye aktardı.

“MEVZUATIN ÇOK İYİ OLMASI TEK BAŞINA YETERLİ DEĞİL”
Risk değerlendirmesi hazırlıklarına değinen Demir, “Türkiye’nin iş sağlığı ve güvenliği konusunda son yıllarda önemli bir mevzuat altyapısı oluşturduğunu düşünüyorum. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ve buna bağlı düzenlemeler işverenlere, çalışanlara ve iş güvenliği profesyonellerine önemli sorumluluklar getiriyor. Bence asıl mesele büyük ölçüde uygulama, denetim ve iş güvenliği kültürü noktasında ortaya çıkıyor. Çünkü bir mevzuatın çok iyi olması tek başına yeterli değil. O mevzuatın şantiyenin en küçük noktasına kadar uygulanması gerekiyor. Bazen sahada iş güvenliğinin bir “evrak işi” gibi algılandığını görüyoruz. Risk değerlendirmesi hazırlanıyor, eğitim tutanağı imzalanıyor, kişisel koruyucu donanım teslim ediliyor; ancak sahaya baktığınızda aynı risklerin devam ettiğini görebiliyorsunuz. Ben bunu özellikle eleştirmek gerektiğini düşünüyorum ama burada işverenleri veya çalışanları toptan suçlayan bir yaklaşım da doğru değil.”
“PROJE TASARLANIRKEN GÜVENLİĞİ TASARLAMALIYIZ”
Açıklamalarına şöyle devam eden Şeyda Demir, “Çünkü sahada ciddi bir maliyet ve zaman baskısı da var. İşin zamanında bitirilmesi, hakedişlerin alınması, taşeronların koordinasyonu gibi birçok faktör aynı anda yönetiliyor. Fakat hiçbir ekonomik gerekçe insan hayatından daha değerli değildir. Dolayısıyla burada hem kamu denetiminin etkin olması hem de işverenlerin kendi iç denetim mekanizmalarını güçlendirmesi gerekiyor. İngiltere’deki HSE modelinde dikkat çekici olan noktalardan biri de riskin yalnızca iş başladıktan sonra değil, projenin planlama ve tasarım aşamasında ele alınması. Ana yüklenici, tasarımcı ve diğer aktörlerin daha iş başlamadan riskleri değerlendirmesi isteniyor. Bence Türkiye’de de bizim üzerinde daha fazla durmamız gereken nokta bu. Şantiye kurulunca güvenlik önlemi almak yerine, proje tasarlanırken güvenliği tasarlamalıyız.” diye aktardı.

DEMİR: İŞ GÜVENLİĞİ “İŞÇİYE EMNİYET KEMERİ VERDİK” DEMEK DEĞİLDİR.
Önce tehlikenin ortadan kaldırılması gerektiğini vurgulayan Demir, “İnşaat sektöründe en önemli risklerin başında yüksekten düşmeler geliyor. Bunun yanında göçükler, yapı veya malzeme altında kalma, elektrik kaynaklı kazalar, vinç ve kaldırma ekipmanları, iş makineleri ve şantiye içi araç trafiği de ciddi riskler oluşturuyor. Ancak burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Bir işçinin yüksekten düşmesini yalnızca “dikkatsizlik” olarak değerlendirmek bana göre doğru değil. Mesela bir işçi üçüncü katta çalışıyor ve korkuluk yok. Emniyet sistemi yok. Güvenli çalışma platformu yok. Çalışan da yeterli eğitim almamış. Böyle bir durumda yalnızca “işçi neden dikkat etmedi?” diye sormak eksik bir değerlendirme olur. Biz önce şu soruyu sormalıyız: İşveren ve şantiye yönetimi o çalışanın düşmesini önlemek için gereken bütün tedbirleri aldı mı? Uluslararası uygulamalarda da yüksekte çalışma konusunda temel yaklaşım, mümkünse yüksekte çalışmayı ortadan kaldırmak; bu mümkün değilse düşmeyi önlemek ve kalan riskleri azaltmak şeklinde bir kontrol hiyerarşisine dayanıyor. Korkuluk, güvenli platform ve toplu koruma sistemleri, yalnızca kişisel düşüş durdurma ekipmanına güvenmekten önce geliyor. Bu bizim için de çok önemli bir mesaj. İş güvenliği sadece “işçiye emniyet kemeri verdik” demek değildir. Önce tehlikeyi ortadan kaldıracağız. Olmuyorsa toplu koruma sağlayacağız. Son aşamada kişisel koruyucu donanıma başvuracağız.” şeklinde konuştu.
“RAMAK KALA BİLDİRİMLERİ ARTIRILMALI”
Demir, “Öncelikle yüksekten düşme riski bulunan tüm alanlar yeniden kontrol edilmeli. Asansör boşlukları, merdiven boşlukları, balkon ve döşeme kenarları, çatı çalışmaları, iskeleler ve geçici çalışma platformları kontrol edilmeli. İkinci olarak iskelelerin yalnızca kurulmuş olması yeterli görülmemeli; kurulum, kullanım ve periyodik kontrol süreçleri gerçekten işletilmeli. Üçüncü olarak şantiyelerde günlük saha kontrolleri ve “ramak kala” bildirimleri artırılmalı. Çünkü bir kazanın gerçekleşmesini beklemek zorunda değiliz. Eğer bir işçi bugün bir boşluğa düşmekten son anda kurtulduysa, aslında bize çok önemli bir uyarı vermiştir. Ramak kala olaylarını kaydetmek, gelecekteki kazaları önlemenin en önemli araçlarından biridir. Uzun vadede ise iş güvenliğini bir mevzuat konusu olmaktan çıkarıp kurumsal kültür haline getirmemiz gerekiyor.” dedi.

“İŞ GÜVENLİĞİ TEDBİRLERİNİ EKSİKSİZ UYGULAMALI”
Van’da yaşanan işsizliğe değinen Demir, “Van’da işsizlik ve özellikle gençlerin istihdam sorunu, gençlerimizin ekmek parası kazanmak için başka şehirlere gitmesine neden olabiliyor. Özellikle yaz aylarında inşaat sektörünün hareketlenmesiyle birlikte İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya gibi farklı illere çalışmak için giden gençlerimiz var. Bazıları mesleki tecrübesi ve yeterli eğitimi olmadan, sadece ailesine destek olabilmek ve geçimini sağlayabilmek için ağır ve riskli işlerde çalışmak zorunda kalabiliyor. İşte bu nedenle bir gencimizin başka bir şehirde çalışırken hayatını kaybetmesini sadece “bir iş kazası” olarak değerlendirmemeliyiz. Elbette iş güvenliği tedbirlerini eksiksiz uygulamak zorundayız. Ancak bunun yanında gençlerimize kendi memleketlerinde güvenli, nitelikli ve sürdürülebilir istihdam alanları oluşturmak da bizim ortak sorumluluğumuzdur.” ifade etti.
DEMİR: VAN’IN ÇOK CİDDİ BİR POTANSİYELİ VAR
Van’ın yeteri potansiyelinin olduğunu ve bunu değerlendirilmesi gerektiğine vurgu yapan Şeyda Demir, “Van’ın burada çok ciddi bir potansiyeli var. Örneğin hayvancılık bizim için yalnızca hayvan sayısını artırmak anlamına gelmemeli. Küçükbaş ve büyükbaş hayvancılığı; yem üretiminden besiciliğe, veterinerlik hizmetlerinden kesim ve paketlemeye, soğuk zincirden lojistiğe, markalaşmadan pazarlamaya ve hatta ihracata kadar bütün bir ekonomik zincir olarak değerlendirmeliyiz. Bu açıdan besi hayvancılığına yönelik yatırımların önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir hayvanın yetiştirilmesi sadece bir üretim faaliyeti değildir. Bunun arkasında yem üreticisi, veteriner, nakliyeci, çalışan, kesimhane, paketleme tesisi, soğuk hava deposu, pazarlama ve lojistik sektörü vardır. Yani doğru bir planlama ile bir yatırımın çevresinde onlarca farklı istihdam alanı oluşturabiliriz.”

VAN’IN POTANSİYELİ KULLANILMALI
Sözlerine devam eden Demir, “Aynı şekilde Van’ın su ürünleri potansiyelini de doğru ve sürdürülebilir biçimde değerlendirmeliyiz. Van Gölü bizim sadece doğal ve kültürel değerimiz değil; çevresindeki iç su kaynaklarıyla birlikte ekonomik açıdan da değerlendirilmesi gereken önemli bir potansiyel taşıyor. Su ürünleri yetiştiriciliğine yönelik desteklerin artırılması, üretimin kontrollü ve sürdürülebilir şekilde geliştirilmesi de yeni istihdam alanları oluşturabilir. Kırsal bölgelerimizde ise arıcılık ve cevizcilik gibi alanlar çok önemli. Özellikle Bahçesaray ve Çatak gibi ilçelerimizin kendine özgü tarımsal ve doğal potansiyellerini daha güçlü biçimde ekonomiye kazandırmamız gerekiyor. 2026 yılında uygulamaya alınan arılı kovan desteği gibi yüksek hibe oranlı projeler, kırsal üreticinin desteklenmesi açısından önemli örneklerdir.” dedi.
TARIMSAL ÜRETİM YENİ İSTİHDAM ALANLARI OLABİLİR
Demir, “Sulu tarım ve modern sulama yatırımlarıdır. Van’da tarımsal üretimi artırmak istiyorsak mevcut su kaynaklarımızı daha verimli kullanmamız gerekiyor. Damla sulama, yağmurlama, mikro yağmurlama, güneş enerjili sulama ve akıllı sulama sistemleri gibi modern uygulamalar bu açıdan çok önemli. Çünkü sulu tarımın gelişmesi yalnızca çiftçinin daha fazla ürün elde etmesi anlamına gelmez. Üretim arttığında beraberinde tarımsal sanayi, paketleme, depolama, lojistik, pazarlama ve ticaret de büyür. Benzer şekilde jeotermal kaynaklarımızı da yalnızca enerji veya termal turizm açısından değil, tarımsal üretim ve jeotermal seracılık açısından değerlendirmemiz gerektiğine inanıyorum. Özellikle uygun bölgelerde jeotermal kaynaklarla seracılığın geliştirilmesi, yılın daha uzun döneminde üretim yapılmasını ve yeni istihdam alanları oluşmasını sağlayabilir.”

VAN’IN GENÇLİĞİ ASLINDA BÜYÜK GÜÇ AMA…
Sözlerine devam eden Demir, “Daha fazlasını yapabiliriz. Van’ın genç nüfusu bizim için bir sorun değil, doğru değerlendirildiğinde çok büyük bir güçtür. Gençlerimizi sadece iş arayan insanlar olarak değil, üreten, girişim kuran, teknoloji geliştiren, tarımda ve sanayide yeni modeller ortaya koyan bir nesil olarak görmeliyiz. Devletin yatırımlarını özel sektör yatırımlarıyla, yerel girişimcilikle, mesleki eğitimle ve gençlerimizin enerjisiyle birleştirebilirsek Van’ı sadece tüketen değil, üreten ve ürettiğini katma değere dönüştüren bir şehir haline getirebiliriz. Ve bütün bunların iş güvenliğiyle de doğrudan bağlantısı var. Çünkü gençlerimiz kendi şehirlerinde nitelikli ve güvenli iş imkânlarına sahip olursa, sırf ekmek parası kazanmak için başka şehirlerde tecrübesi olmadığı işlere yönelmek zorunda kalmaz. Sonuç olarak bizim hedefimiz sadece daha fazla bina yapmak, daha fazla yol yapmak veya daha fazla yatırım getirmek olmamalı.” şeklinde sözlerine devam etti.
DEMİR: VANLIYA İŞ VE AŞ OLARAK DÖNMESİ OLMALI
Van’da gençlerimizin geleceğini kurabilecekleri güçlü bir üretim ve istihdam ekosistemi oluşturulmasına değinen Demir, “Ben bir inşaat mühendisi olarak da, Vanlı bir genç olarak da, siyasetin içinde olan bir vatandaş olarak da meseleye böyle bakıyorum. İş güvenliğinde hedefimiz daha az kaza değil, sıfır can kaybı olmalı. İstihdamda hedefimiz sadece daha az işsizlik değil, gençlerimizin kendi memleketlerinde gelecek kurabilmesi olmalı. Kalkınmada hedefimiz ise sadece yatırım değil, yatırımın Vanlıya iş ve aş olarak dönmesi olmalı. Çünkü kaybettiğimiz her canın arkasında bir aile, bir anne, bir baba, bir eş ve yarım kalan bir hayat var. Bizim görevimiz, bu hayatların yarım kalmaması için hem şantiyelerimizi daha güvenli hale getirmek hem de Van’da gençlerimizin geleceğini kurabilecekleri güçlü bir üretim ve istihdam ekosistemi oluşturmak.” ifadelerine yer verdi.




